Dört
derecelik bir ısınma, ilk bakışta çok fazla değilmiş gibi görünüyor.
Öyle ki bu kadarcık bir ısınmanın keyifli bile olabileceğini
düşünebilirsiniz. Ama bakın o küçük fark dünyayı nasıl değiştiriyor?
Daha sıcak bir dünyada nasıl hayatta kalabiliriz?
Dünyamızın 4 derece ısınması durumunda �
ki içinde bulunduğumuz yüzyılda çok büyük bir olasılık- insan türü
hayatta kalmak için çok büyük bir savaş verecek. Su
baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk nedeniyle dünyanın büyük bir
kısmı yaşanamaz hale gelirken, Kanada, Sibirya, Grönland ve
Antarktika’nın batı kıyıları gibi çok az bölge, insan türünün yaşamını
sürdürebilmesine izin verecek. En fazla bir milyon kişinin
barınabileceği bu dünyada, enerji ve gıda üretimi de zor koşullarda
sürdürülecek. Böyle karamsar bir senaryonun yaşanmaması için tek umut,
var olan ulusal sınırların ortadan kalkması ve yepyeni bir dünya
düzeninin kurulması.
Timsahlar, İngiltere sahillerinde kol
gezerken, Saygon, New Orleans, Venedik ve Mumbai gibi kentler sular
altında kalacak. İnsan türünün %90’ı yok olacak. Bu bir film
senaryosu değil; içinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın dört derece
ısınması durumunda ortaya böyle bir tablonun çıkması çok büyük bir
olasılık.
Açıkça kimse böyle bir geleceğe sahip olmak
istemese de, bugünkü göstergeler daha farklı bir geleceğin mümkün
olmadığını gösteriyor. Sera gazı emisyonlarını azaltma girişimlerinin
sonuçsuz kalması veya gezegenin iklim geribesleme mekanizmalarının
ısınmayı hızlandırma olasılıkları, bilim insanları ve ekonomistlerin
yalnızca bu dünyanın
geleceğinden değil, giderek artan insan popülasyonunun
sürdürülebilirliğinden de kaygı duymalarına yol açıyor. Bugünkü insan
sayısının hayatta kalabilmesi için dünyada köklü bir düzen
değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar.
Bu arada iyi haber, insan türünün yok olma
olasılığının çok düşük olması. İnsan türünün, sayıları birkaç yüz bine
düşse bile yeryüzünden silinmesi çok zor. Fakat yaklaşık 7 milyarı
bulan bugünkü nüfusu devam ettirmek gerçekten çok ciddi bir planlama
yapılması gerekiyor.
‘DÖRT DERECELİK ISINMA NEDİR Kİ’ DEMEYİN!
Dört derecelik bir ısınma, ilk bakışta çok
fazla değilmiş gibi görünüyor. Bu, gece-gündüz sıcaklık farkından bile
az. Öyle ki bu kadarcık bir ısınmanın keyifli bile olabileceğini
düşünebilirsiniz. Böylece kuzeyin soğuk ve karanlık kentlerinden
Akdeniz’in sıcak ve güneşli sahillerine taşınmaya gerek kalmaz. Ancak
tüm gezegenin ortalama 4 santigrat derece ısınması, çok farklıdır ve bu
farklılık insanoğlunun felaketine yol açabilir. Bu ısınma 18.yüzyıldan
başlayan insan faaliyetlerinin bedelidir. “Yeni Jeolojik Çağ” olarak
tanımlanan bu döneme bazı bilim insanları (Başta Almanya, Mainz’deki
Max Planck Enstitüsü’nden Nobel ödüllü atmosfer kimyası uzmanı Paul
Crutzen) “Antroposen” adını veriyor. Sıcaklıkta dört derecelik artışın
meydana gelmesi de çok zor değildir. 2007 yılında İklim Değişikliği
Üzerine Hükümetlerarası Panel’in (IPCC- Intergovernmental Panel on
Climate Change) yayımladığı bir rapor, içinde bulunduğumuz yüzyılda 2
ile 6.4 derecelik bir ısınmayı öngörüyor. IPCC’nin eski başkanı Bob
Watson’a göre dünya dört derecelik ısınma olasılığına karşı önlemleri
şimdiden almalı.
ISINMA KAÇINILMAZ
Daha sıcak bir dünya ile nasıl başa
çıkacağız? Bu konuda en önemli faktör, bu aşamaya gelmeye ne kadar
süremizin kaldığı ile ilgilidir. Dört derecelik artışın ne zaman
başlayacağı ise atmosfere ne kadar sera gazı pompaladığımıza değil,
dünyanın ikliminin bu gazlara ne kadar duyarlı olduğuna bağlıdır.
Ayrıca bu, iklim geribesleme mekanizmasının ısınmayı hızlandırdığı
“geri dönüşü olmayan noktaya” erişip erişmediğimiz ile de ilgilidir.
Modeller dünyanın dört derecede “pişmesi”nin 2100 yılında
gerçekleşeceğini gösterse de bazı bilim adamları bu noktaya 2050
yılında erişebileceğimizi öngörüyor.
Bu aşamaya geldiğimizde bilim insanları
Dünya’da yaşamın kâbusa dönüşmesinden korkuyor. İngiltere’deki Exeter
Üniversitesi’nden iklim sistemlerinin dinamiği konusundaki
çalışmalarıyla tanınan Peter Cox,
görüşlerini şöyle dile getiriyor: “İklim bilimciler başlıca iki gruba
ayrılır: Biri, sera gazı emisyonunu vakit geçirmeden kesmemiz ve yüksek
küresel sıcaklıkları aklımızdan çıkartmamız gerektiğini söyleyen
ihtiyatlı bilim insanları. Diğeri ise, ne yaparsak yapalım felaketin
kaçınılmaz olduğuna inanan ve her şeyi bırakıp yüksek tepelere kaçmamız
gerektiğini söyleyen karamsarlar. Ben orta noktadayım. Değişiklikler
kaçınılmaz ve bizler adımlarımızı bu değişikliklere göre atmalıyız.”
SICAK BİR GELECEK NELERE GEBE?
Şu anda hayatta olan insanların bu felaketi
yaşayabileceği olasılığını aklımızdan çıkartmadan, mümkün olan en az
kayıp ile hayatta nasıl kalabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Böyle
bir gelecek bize nelere mal olacak?
Dünya buna benzer bir sıcaklık artışını son
olarak 55 milyon yıl önce Paleosen-Eosen Termal Maksimum olayında
yaşamıştı. O dönemde suçlunun “klatrat”lar (iki kimyasal cismin
kristalsel birleşmesi; bu birleşmede cisimlerden birinin molekülleri,
diğer cismin moleküllerinin oluşturduğu kristal örgüdeki atom
boşluklarına yerleşir-kimyasal olarak kafeslenmiş ve donmuş metanın
bulunduğu geniş topraklar) olduğu düşünülüyor. Metanın derin deniz
dibinden serbest kalıp, atmosfere püskürerek 5 gigaton karbon
oluşturduğu tahmin ediliyor. Zaten sıcak olan gezegen 5 veya 6 derece
ısınınca, buzlardan arınmış olan kutup bölgelerinde tropik ormanlar
yetişmiş ve okyanus suları o kadar asidik hale gelmiş ki deniz
canlıları kütlesel olarak ortadan kalkmış. Deniz seviyesi bugüne göre
100 metre yükselmiş ve güney Afrika’dan Avrupa’ya kadar olan bölge
tümüyle çölleşmiş.
Deniz seviyesinin yükselmesi kıyılarda
suların iki metre yükselmesine yol açabilir. Öyle ki eğer Grönland
buzul tabakası ve Antarktika’nın bir kısmı erirse bu yükselme daha da
fazla olabilir. New York’ta NASA’nın Goddard Uzay Çalışmaları
Enstitüsü’nden iklim bilimcisi James Hansen,
su seviyesindeki yükselme konusunda şunları söylüyor: “Batı
Antarktika’daki buzul tabakalarının bu yüzyıldaki ısınma karşısında
direneceğini hiç sanmıyorum. Bu da deniz seviyesindeki yükselmenin en
az 1 veya 2 metre arasında olacağı anlamına geliyor. CO2 yoğunluğunun
550 ppm (parts per million) seviyesine (bugün yoğunluk 385 ppm
seviyesinde) yükselmesi ise kıyamete yol açacak. Bu da deniz
seviyesinin 80 m veya daha fazla yükselmesi demek oluyor.”
HANGİ BÖLGELER ETKİLENECEK?
Dünya yüzeyinin yarısı 30 ve -30 derece enlemleri arasında tropik bölgelerde yer alıyor
ve burası özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek
bölgeler. Örneğin Hindistan, Bangladeş ve Pakistan daha şiddetli muson
yağmurlarına maruz kalacak. Bu da bu bölgelerin şimdi olduğundan daha
yıkıcı su baskınlarına hedef olacağı anlamına geliyor. Yine de toprak
daha da sıcak olacağı için bu su daha çabuk buharlaşacak. Sonuçta Asya
büyük bir kuraklığa teslim olacak. Bangladeş’in topraklarının üçte
birini kaybedeceği düşünülüyor.
Afrika musonlarının, daha az bilinmesine
karşın, daha da yoğun olması bekleniyor. Bu da Sahel Bölgesi’nin �Sahra
Çölü’nün güneyinde kıtayı bir ucundan diğerine bölen kuşak-
yeşillenmesine yol açabilir. Ancak diğer modellere göre Afrika’daki
kuraklık daha da kötüleşecek. İçme suyu sıkıntısı dünyanın her yerinde
hissedilecek. Çin’de, güney-batı ABD’de, Orta Amerika’da, Güney
Amerika’nın büyük bir kısmında ve Avustralya’da daha sıcak havalar,
toprağın nemini buharlaştıracak ve kuraklık başlayacak. Dünya’da bugün
var olan çöller daha da genişleyecek. Öyle ki Sahra çölü Orta Avrupa’ya
kadar ilerleyecek.
Buzulların erimesi, Tuna’dan Ren’e, Avrupa
nehirlerinin kurumasına neden olacak. Benzer etkiler Peru’daki And
Dağları, Himalayalar, Karakurum Dağları’nda da hissedilecek.
Dolayısıyla Afganistan, Pakistan, Çin, Butan, Hindistan ve Vietnam
susuz kalacak.
KARAMSAR BAKIŞ
“Yeterli su garantisine yalnızca yüksek enlemlere çıktıkça sahip olabileceğiz” diye konuşan NASA’da görevli James Lovelock,
“Bu bölgede her şey çıldırmış gibi gelişecek. İşte yaşam yalnızca
burada barınacak. Dünya’nın geriye kalanı birkaç vahanın bulunduğu
koskoca bir çöl olacak” diyor. “Gaia Kuramı”nın kurucusu olan Lovelock,
bu kuramıyla Dünya’yı kendi varlığını koruyabilen ve düzene sokan bir
organizma olarak değerlendiriyor. Bu durumda gezegenin yalnızca bir
kısmında insanlar yaşayabilecekse bu kadar geniş bir popülasyon nereye
sıkışacak? Lovelock gibi bilim insanları bu konuda çok da iyimser
değiller: “İnsanlar çok güç bir durumda ve önlerindeki bu zorlu evreyi
aşabilecek kadar da akıllı olduklarını sanmıyorum. Tür olarak
varlıklarını sürdürecekler ama çok fire verecekler” diye konuşan
Lovelock, “Bu yüzyılın sonunda sağ kalan insanların sayısı bir milyarı
geçmeyebilir” diyor.
İYİMSER BAKIŞ
Almanya’daki Potsdam İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü’nden John Schellnhuber
gelecekle ilgili daha iyimser görüşlere sahip. Dört derecelik bir
ısınmanın çok büyük bir etkisi olacağını kabul ediyor ama insanoğlunun
bu felaketin üstesinden geleceğine de inanıyor.
Hayatta kalabilmek için insanların radikal
değişiklikler yapması gerekiyor. Schellnhuber topluma jeopolitik açıdan
değil, kaynak dağılımı açısından bakılmasının daha doğru olduğunu
söylüyor. “Her ülkenin yiyecek, su ve enerji bakımından kendi kendine
yetmesi gerektiğine inanmak gibi bir yanılgı içindeyiz” diye konuşan
Cox, “Dünyayı daha farklı ve taze bir bakış açısıyla değerlendirmemiz
gerekiyor. Başka bir deyişle, kaynakların nerede bulunduğuna bakıp,
popülasyonu, yiyecekleri ve enerjiyi, planlamamız gerekiyor. Eğer
uzaylılar Dünyamıza inse, Pakistan ve Mısır gibi dünyanın en kurak
bölgelerinde pirinç gibi çok fazla su isteyen bitkilerin
yetiştirilmesini delilik olarak nitelendirebilir” diyor.
POLİTİKAYI DEVRE DIŞI BIRAKMAK
Doğal kaynaklar üzerindeki çatışmaların,
iklim değişiklikleri ile birlikte artması kaçınılmaz. Kaldı ki dünya
liderlerinin siyaseti bir kenara bırakarak, kendi serbest iradeleriyle
sahip oldukları yetkilerden vazgeçeceklerini düşünmek bile hayaldir.
“İnsanoğlunun tek şansı siyasi engellerin üstesinden gelmektir” diye
konuşan Mikronezya’da sular altında kalmak üzere olan ada devleti
Kiribati’nin Devlet Başkanı Anote Tong,
“Bizim için artık çok geç. Halkımızı yavaş yavaş Avustralya ve Yeni
Zelanda’ya taşıyoruz. Dünyanın diğer bölgelerinin de benzer bir akıbete
maruz kalmasını engellemek için ulusal sınırları ortadan kaldırmak gibi
sert tedbirler almalıyız” diyor.
Cox da aynı fikirde: “Hayatta kalmamızın
önündeki tek engel ulusal sınırlar ise bu konuda gerekli adımları
atmalıyız. Hayatta kalmamız her şeyden önemli.”
İklim modellerinin çoğu gezegenin kuzey ve
güney uçlarının daha fazla yağış alacağını öngörüyor. Kuzey yarıkürede
Kanada, Sibirya, İskandinavya ve Grönland’ın buzullardan temizlenen
kısımları, güney yarıkürede ise Patagonya, Tasmanya, Avustralya’nın ve
Yeni Zelanda’nın kuzeyi, Antarktika’nın buzullardan arınmış batı
kıyıları insan yaşamına uygun görünüyor.
Bir insana gerekli olan yerleşim alanının 20
metre kare olduğunu varsayarsak, 9 milyar insana 18.000 kilometre kare
genişliğinde bir alan gerekir. Kanada’nın tek başına 9.1 milyon
kilometre kare olduğuna göre ve Alaska, Rusya ve İskandinavya gibi
yüksek enlem ülkeleriyle birleştirildiğinde, herkesin yerleşmesine
yetecek miktarda toprak bulunduğu sonucu çıkıyor.
Suya erişimi olan bu değerli topraklarda
yiyecek üretmek mümkün olabilecek. Dolayısıyla insanlar, yüksekte kalan
bu bölgelerde kalabalık kentlerde yaşayabilecek. Ne var ki bu kadar
sıkışık ortamlarda yaşam sürdürmek beraberinde birçok sorunu da
getirecek. Örneğin salgın hastalıklar kolayca yayılabilecek ve kitlesel
ölümlere yol açabilecek.
VEJETARYEN BİR DÜNYA
İnsanların yeni bir yaşam kurduğu bu
bölgelerde büyük bir olasılıkla vejetaryen bir dünya kurulacak. Isınma
ve asitlenmeye bağlı olarak denizlerde balık kalmayacak. Kümes hayvanı
yetiştiriciliği yalnızca çiftliklerden arta kalan bölgelerde görülecek.
Hayvancılık da otlak azlığına bağlı olarak yalnızca keçi gibi çöl
bitkileriyle beslenen hayvanlarla sınırlı tutulacak. Et azlığı sentetik
etlerin üretimini artıracak. Yosun temel gıda maddeleri arasına
girecek. Bataklık ve sulak arazilerde tarım yapılması sağlanacak.
ENERJİ ÜRETİMİNDE DARBOĞAZLAR
Yeni kentlere enerji sağlamak için de
yaratıcı fikirler yaşama geçirilecek. Afrika, Ortadoğu ve Güney ABD’yi
kapsayacak şekilde geniş bir kuşak, güneş enerjisi üretim tesislerine
ayrılacak. Yüksek-voltaj doğru akım nakil hatları bu enerjiyi kentlere
taşıyacak veya bu enerji hidrojen olarak depolandıktan sonra
nakledilecek.
Eğer güneş enerjisi üretim tesisleri Ürdün,
Fas ve Libya’da 2010 yılında devreye girerse, 2020 yılında toplam
enerji sevkiyatı yılda 55 teravat saate çıkabilir. Bu da 35 milyon
insanın evde kullanacağı elektrik gereksiniminin karşılanacağı anlamına
geliyor. 9 milyara çıkacak olan dünya nüfusunun enerji talebini
karşılamaktan çok uzak olan bu miktarın arttırılması için güneş
enerjisi üretim tesislerinin geniş bir alana yayılması gerekiyor.
Nükleer, rüzgâr, hidro-enerji, jeotermal ve açık deniz rüzgâr
jeneratörleri de devreye girerek, enerji arzına katkıda bulunacak.
ESKİ, YEŞİL DÜNYA UMUDU
Toprak, enerji, yiyecek ve suyu planlı bir
şekilde kullandığımız takdirde insan popülasyonunun hayatta kalma şansı
artar. Ancak buna yaşamak denirse� Bir kere Dünya’daki biyolojik
çeşitlilik azalacak, çünkü pek çok organizma yüksek sıcaklığa,
susuzluğa, ekosistemlerinin yok olmasına dayanamayacak veya aç insanlar
tarafından avlanacaklardır. Schellnhuber, koşulların bu kadar
elverişsiz olduğu bir dünyada insanların eski yeşil dünyalarını geri
getirmek için ellerinden geleni yapacaklarına inanıyor: “İnsan türünün
hayatta kalması CO2 düzeyini 280 ppm’ye çekmesine bağlıdır. Artan
sıcaklık yüzünden ormanları yeniden oluşturamazsak da bazı bölgelerde
yeni ağaçlar yetiştirebiliriz. Böylece az sayıda ağaç, yerel iklimi
değiştirerek yağmur miktarını arttırmaya yetebilir. Bu da ormanların
gelişmesi için uygun zemini yaratır.”
GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA
Dört derece ısınmış bir dünya ile ilgili en
korkutucu senaryo bugünkü dünyamızın koşullarına bir daha sahip
olamayacak noktaya gelmemizdir. Daha da kötüsü pek çok model, dört
derecelik sıcaklık artışının bir kere meydana geldikten sonra
durdurulamayacak hale geleceğini öngörüyor. Daha da sıcak bir dünyada
bilim insanları insan türünün akıbeti hakkında hiç de olumlu şeyler
düşünülmüyor.
Crutzen iyimser olmaya çalıştıklarını ancak
bugünkü verilerin buna izin vermediğini söylüyor: “Gelecek hakkında
iyimser düşünmek için karbon emisyonunu 2015 yılına kadar %70 oranında
düşürmemiz gerekir. Oysa biz ne yapıyoruz? Karbon emisyonunu her yıl %3
oranında arttırıyoruz.”